Bu sırada yeni seçilen Federasyon görevde idi. Yarışmalar takviminde İspanya’da yapılacak Dünya Şampiyonası’da vardı. Başkanımız ilk kez bir milli takımın dünya şampiyonasına gideceğini bize müjdelemişti. Asım ve ben daha iyi fotoğraf çekerek başarılı olabilmek için ülkemiz sularında planlı dalışlar yaparak hazırlanmaya başlamış, Ankara ile yazışmalar yapılırken kötü haberle sarsıldık. Federasyonumuz geçen yılki bütçenin yarısını alabilmişti, bizim İspanya’ya gitmemizi çok istemelerine rağmen bütçesizlik nedeni ile yollamalarının mümkün olamayacağını bildirdiler.
Tek bir çıkar yolumuz vardı, ya tüm masraflarımızı karşılayacak bir sponsor bulacak, ya da tarih tekerrür ederek evimizde dalmaya devam edecektik. Ekip olarak birçok sponsorluk görüşmesi yaptık ama sonuç olumsuzdu. Ta ki, işyerime Tepe Nautilus Alışveriş Merkezi’nin Genel Müdürü Nihat Sandıkçıoğlu gelip kendisine konuyu açana kadar. Yapacakları sponsorluk karşılığı çektiğimiz fotoğraflardan sergi açacak ve bu fotoğrafları kullanmalarına izin verecektik. Evet, tam bir ay kala, üç gün içinde Tepe Nautilus kararını vermiş, bize destek olacağını söylemişti. Galiba hayallerimiz gerçek olabilecekti.
Sıra Nautilus ile Federasyon arasında resmi bir sponsorluk sözleşmesi hazırlamaya gelmişti. Federasyonumuz bir yurtdışı kafilesi için ilk kez sponsorluk bulmuş ve ilk kez sözleşme yapacaktı. Bir ay içinde bu sözleşmenin yapılabilmesi için her gün yaptığım görüşmeler ile devlet mekanizmasının ne kadar zor işlediğini bir kez daha görmüş ve bu çabaları vermekten ise hiç yapmamanın ne kadar kolay bir şey olduğunu ve bu yüzden de yıllarca gidemediğimizi öğrenmiştim. Evet, bazı şeyler çok zordu ama yılmamak ve zorlukları aşmak gerekiyordu. Her gün çıkan aksilikleri çözmek ile uğraşırken, birçok şey de öğrenmiştim. Başında gelen ise Federasyonumuzun kesinlikle özerk olması gerektiğiydi...
Bu arada İspanya ile her gün yazışmalar yaparak yatırılması gereken parayı geciktirmeye çalışıyordum. Gitmemize ancak bir hafta kala sözleşme hazırdı. Ve yarışma harcırahları İspanya’ya geçte olsa yatırıldı. Vize için başvuruda bulunmuştuk, tüm teknik hazırlıklarımızı tamamlamıştık. İspanya konsolosluğundan pasaportlarımız geri geldiğinde yine şoktaydık. Bize vize vermemişlerdi. İki gün sonra ise uçağımız kalkıyordu. Ne kadar zor bir şeymiş ülkemiz adına bir şampiyonaya gidebilmek, orada başarı aramak... Vize alamama nedenimiz ise, bizlere verilen gerekli evraklar listesinde olmayan! pasaportun üç sayfasından çekilmiş fotokopiler... Pasaport zaten ellerinde, dünya şampiyonasına gittiğimizi biliyorlar ve o pasaportlardan fotokopi çekmek yerine eksiğimizi tamamlamak için pasaportlar geri geliyor, bize de vize alabilmek için iki gün kalıyor. (Bizden çekinen İspanya ekibinin bu işi ayarladığını düşünüyoruz :) İspanya’dan yardım istiyorum ve konsolos aranıyor, bir mucize gerçekleşiyor ve o gün Çarşamba akşamı saat 18 de pasaportlarımızı alıyoruz ve Perşembe sabahı uçuyoruz. Son bir ayda iki yaş birden yaşlandığımı hissediyorum, ama olsun insan yaşlandıkça tecrübelenir diyorlar...
İşte buraya kadar paylaştıklarımı bu ekibin birçok zorluğu geçerek, belki mucizevî bir şekilde ama inançla yaptığı çabalar olarak anlatıyorum. Amacım kimseyi yermek değil, olamazda, çünkü problem insanlarda değil mekanizmanın işleyiş zorluklarında.
Bizler bu problemlerin varlığını öğrenmek ve düzeltmekle sorumlu bir nesiliz, olmuyorsa olmuyor demek, zorluklardan kaçmak gibi bir lüksümüz yok.
Gelelim, işin bizler için en eğlenceli ve en güzel tarafına;
10. DÜNYA SUALTI FOTOĞRAF ŞAMPİYONASI, Estartit – İspanya 2005
Perşembe öğlen Barselona’ya ulaştığımızda bir sürprizle daha karşılaştık! Organizasyon komitesine gelen yanlış bir bilgi nedeniyle havaalanında bizi karşılamaya kimse gelmemişti. Sonrasında ekibin 2 kişisinin Perşembe günü diğer ikisinin ve kafile başkanının ise salı günü geleceği bildirilmiş ve bizim ulaşımımız Turizm bürosu tarafından iptal edilmiş. Yaptığımız telefon görüşmeleri sonrasında havaalanında üç saat bekleyip yeni bir araçla iki buçuk saat uzaktaki Estartit’e gidecektik. Araç geldiğinde hayatımda hiç görmediğim bir yağmurla, savaşta atılan bomba seslerine benzeyen gök gürültüleri ve ortalığı aydınlatan şimşekler ile 500 kg ağırlığındaki malzemelerimizi yağmur altında araca yerleştirebildik ve sırılsıklam yola koyulduk. Şoförden öğrendiğimiz bilgiye göre, iki gündür Barselona’da hortumlar ve fırtınalı yağmur yaşamı felç etmiş.
Estartit’e ulaştığımızda hava açmaya başlamış ve biz stresten uzak, hayatta en çok sevdiğimiz şeylerden birine yani denize ulaşabilmiştik... Artık sadece şampiyonaya odaklanarak, yarışmaların yapılacağı bölgeye dalıp fotoğraf çekerek hazırlanmalıydık.
Yarışmadan 5 gün önce gitmemizdeki nedende buydu. Bu şekilde düşünen sadece biz değildik, diğer birçok ülkede yarışmacılar da erken gelip dalış yapmaya başlamışlardı bile.
İspanya Federasyonu bu işi gerçekten çok iyi organize etmiş, her planlama şaşmadan yerine getiriliyor hiç bir şey aksamıyordu. Bize verilen brifing ve yemek sonrası fotoğraf ekipmanlarımızı hazırlayarak yattık ve ertesi sabah ilk dalış için limana ulaştık. Estartit bir dalış turizmi kasabası ve dalış organizasyonları mükemmel bir yer.
Kıyıdan 1 km. uzaktaki Medes Adaları ise tam bir dalış cenneti. Teknelerin arka platformları hidrolik sistemli ve su içindeki dalıcıyı sudan çıkartıp, hiç merdiven çıkmakla uğraştırmayıp tekneye alan bir sistemle donatılmış. Modern bir limanda dalış teknelerine ayrı bir yer ayrılmış, teknelerde tüp doldurulmuyor, tüm tekneler tüpleri ortak dolum merkezlerinde doldurtuyor. Sabah ilk dalıştan sonra tekne limana geri geliyor ve 1,5 saat sonra ikinci dalış için tekrar kalkıyor. Bu arada yemek yiyip dinlenebiliyorsunuz. Toplam 13 dalış merkezi var fakat her birinin iki üç teknesi bulunmakta.
İlk dalışımızı yapmak için hareket ettiğimizde İspanyol, Slovak, İsveç, Norveç ekipleri ile birlikte dalışa çıktık ve suya atladığımızda şaşırmıştık. Yağmurlardan dolayı görüş çok düşüktü ama sualtındaki canlılık inanılmazdı. İlk dalışımda bir metre boyundaki orfozla burun buruna geldiğimde fotoğraf çekmeyi unutup onu seyretmeye başlamıştım. Hayatımda hiç “dome portumu” bir orfozun burnuna değdirerek fotoğraf çekmemiştim. On kare çektikten sonra balığı bırakıp dalış yardımcım Birkan Babakol ile ilerlemeye başladık. Büyük kayalar ve üzerlerinde sarı kırmızı gorgon mercanlarını görünce birde baktım ki aynı orfoz bir köpek gibi bizi takip etmiş ve bana poz vermeye çalışıyor. Elbette hayır demedim... Dalış sonlarına doğru sığa ulaştığımızda yüzlerce karagözü, akyaları, gümüş sürülerini görünce Medes Adalarının Akdeniz’in Kızıldeniz’i olduğuna karar vermiştim.
İkinci dalışımızı ise çok güzel bir mağaraya yaptık, La Vaco adındaki bu dalış noktası ise girişinde kadrolu bir dev orfozun bilet kestiği, fotoğrafçılar için ışığın uygun oyunlar oynadığı, sonunda ise ayrı bir çıkışı olan ve yumuşak mercanlarla kaplı duvarların ve balık sürülerinin olduğu bir cennet...
İlk günün dalışları İspanyol’ların çok doğru bir noktayı şampiyona için seçtiklerini ispatlıyordu. Medes adalarında dalmak beni hem şaşırtmış hem de sinirlendirmişti.
12 yıl önce Milli Park ilan edilen bu nokta, eskiden balıkçılığın zıpkınla avcılığın büyük tahripler yaptığı bir noktaymış. Devlet bu noktayı koruma altına alarak, bir turizm cenneti kurmaya karar vermiş ve hiç tavizsiz aradan geçen yıllar bu inanılmaz dalış noktasını yaratmış. Adaların çevresinde 3 ana bölge oluşturulmuş. En geniş çember balıkçıların yaklaşabileceği sınırı gösterirken, ikinci çember şnorkel yapmak için gelen teknelere ayrılmış ve en küçük çember de dalıcıların sınırını belirlemiş. Her bölgenin farklı noktalarında bu zonu belirleyen bolca şamandıralar yerleştirilmiş. Böylece hiç bir teknenin çapa atmadan durabilmesi sağlanmış. Farklı renklerde yüzlerce şamandıra ile bu bölgeler belirlenmiş. Tüm bunları gördükçe 12 yıl önce yapılan bu çalışmaları bizlerin yeni yeni tartışmaya başladığımız aklıma geldikçe kızgınlığım artıyordu. Yapılan yatırımlar kat ve kat geri gelmişti bile. Her dalış kulübü hafta sonu yüze yakın dalıcıyı daldırıyorsa ve 13 dalış kulübü hizmet veriyorsa ve her dalıcıdan 3 Euro dalış başına koruma ücreti alınıyorsa, sistemin başarısı ortadaydı.
Sezon sonu sakinliğinde olan kasabadaki kısa turumuzdan sonra, tüm ekiplerin çektiği fotoğrafların banyosunun yapıldığı küçük fotoğraf stüdyosuna dialarımızı bırakıp otelimize geri gelmiştik.
Çektiğimiz fotoğraflardaki teknik hatalarımızı görüp, gerekli dersleri çıkarmak ve bir sonraki gün bunları uygulamak, gerçekten de her geçen gün daha iyi fotoğraflar çekmemize neden oluyordu. İşte bir kez daha sponsorumuz Tepe Nautilus’ a teşekkürler... İsveç ekibinin bizden 1 hafta önce gelmesi, hatta İtalyan’ların ayrı bir otelde kalıp, kendilerinin kiraladığı ayrı bir tekne ile çalışmalarını rahat ve gözden uzak yapmaları bu şampiyonayı ne kadar çok ciddiye aldıklarının göstergesiydi.
Hazırlık dalışları bitmiş, şampiyonanın resmi açılış günü gelmişti. Ekipler, CMAS’tan yetkililer ve İspanyol Federasyonu yetkililerinin bir arada bulunduğu noktaya ulaşıp, kayıt yaptırmaya başladık. Ekip olarak kayıt yaptırırken, vize almamız için Türkiye’deki İspanyol konsolosunu arayan Christina ve diğer yetkililere üzerlerinde Türkiye yazan, dokuma ve dökümden oluşan şık nazar boncuklarını verdiğimizde yüzlerinde şaşkınlık ve mutluluk vardı. Hele Türk Lokumu’nu görüp tadınca bizim çok sıcakkanlı bir ekip olduğumuzu anlamışlardı.
Açılış töreni öncesi tüm kuralların anlatıldığı uzun bir brifing yapıldı ve otellerimize dönüp törene hazırlandık. Büyük ve portatif bir çadır kurulmuş çadırın dışında bir sahne hazırlanmıştı. Tüm ekipler bayrakları ile isim sırasıyla geçit törenine katıldılar, son sırada biz çıktığımızda herkes alkışlıyor ve yanındakine bir şeyler söylüyordu. Elbette bizim ne kadar yakışıklı bir ekip olduğumuz değil belki ama Adidas firmasının tüm ekibimize hazırladığı çok şık üniformaları konuşuyorlardı. Teşekkürler Adidas, ilk kez katılan bir ekibin ciddiyet ve kalitesini hep birlikte gösterdik...
Açılış töreni ve yapılan kokteyl sonunda artık şampiyona başlamıştı.
İlk gün tüm ekiplerin yarışma dalışlarını yapacağı noktalar belirlenmişti. Bu dört noktadan ikisinde deneme dalışları yaparak ilk günü de sonlandırdık. Tüm ekiplere teker teker yanımızda getirdiğimiz nazar boncuklarını hediye ettik. Türk geleneklerinde nazar boncuklarının kendilerine gelebilecek kötü şansı engelleyeceğini anlatarak yarışmada bol şans diledik. Hepsi şaşkın ve müteşekkir idi. Kafalarından bu Türkler bir garip, onların da katıldığı bir yarışma ve gelip bize şans diliyorlar diye geçiyordu. Ama bu küçük hediye bile ilişkilerin çok daha hızla samimileşmesine yetmişti.
Her sabah olduğu gibi 06.00 da kalkmış, güneşin doğmasını beklerken ekipmanlarımızın son kontrollerini ve kahvaltımızı yaparak, otelimizden tüm ekipleri alan otobüs ile limana ulaştık. O gün kullanacağımız iki rulo filmi organizasyon komitesinden alıp ilk karesine yardımcım Birkan Babakol ve tekne amirinin fotoğrafını çektim. Tekneye yerleştik ve ilk noktamız olan La Vaco adlı o güzel mağaraya ulaştık. Tekne noktaya ulaşıp motorunu durdurunca tekne amiri bir düdük sesiyle dalışa 10 dakika kaldığını belirtti. On dakika dolmadan hiç kimse dalışa başlayamayacaktı, fakat hazır olanlar suda bekleyebiliyordu. Teknemizde Mısır, İtalyan, İngiliz, Slovak ve Şili ekipleri vardı, yani 12 fotoğrafçı ve 12 yardımcı aynı anda aynı noktaya dalıp fotoğraf çekecektik. Bu dalış noktasına daha önce daldığımız için hayalimdeki fotoğrafı çekeceğim yer belliydi. Dalış düdüğüyle mağaraya ilk kimin ulaşacağını belirleyen yarış başladı. İtalyan yarışmacı benden önce girip mağara çıkışındaki gorgon mercanlarının bulunduğu duvara yerleşmişti bile. Modelini de yerleştirip çalışmaya başladı. Kadrajına girmeden altında bekledim fakat hiç gitmeye niyeti yoktu. Birkan, modelinin yakınlarında benden pozisyon bekliyordu ama yapacak bir şey yoktu. O an yapılacak şeyi bulmuştum. İtalyan’ın alt gerisine yerleştim ve mercanlarla birlikte onun modelini kullanarak fotoğraf çekmeye başladım... Türk zekâsı...
Baktım ki istediğim kareleri çekemiyorum, mağara çıkışının ortasındaki kayaya yaklaştım ve büyük bir orfozla karşı karşıyaydım, konu güzeldi ama her yer model kaynıyor, ortalık toz duman olmuştu. Asım, modeli Fikret’i istediği yere yerleştirmiş çalışıyorken, İtalyan’ın modeli Fikret’e geliyor nazikçe kadraja girdiğini söylüyor, Fikret’te ona esas bizim kadrajımıza siz giriyorsunuz, bak aşağıda benim fotoğrafçım var diye işaretleşiyor, küçük çaplı tartışmalarla kâbus gibi bir dalış yaşanıyordu.
16 mm balıkgözü lensimin olduğu ilk rulomu 40 dakikada bitirip, bu stresli ve çok başarılı olmayan dalışı bitirmek üzereydik. Birkan’la mağaradan çıkarak tekneye doğru giderken, eğer güzel bir makro obje bulursak teknede hazır bekleyen housingimi alıp tekrar dalacaktık. Dönüş yolundaki bir diğer küçük mağaranın içine girdik ve yirmi metre ilerlediğimizde kavuniçi renkli çok güzel bir karidesi bir delik içinde gördük. İşte budur diyerek hızla tekneye çıkıp ikinci makinemi aldım ve tekrar mağaraya döndük. Fakat karides yerinde yoktu, her zaman olduğu gibi...
Mağaradan çıkıp tekneye dönmeye karar verdik. 15 metreden yavaş yavaş çıkarken daha önceki dalışlar öncesi gördüğüm, su yüzeyinde gölgede beslenen kefal sürüsünün yukarıda olduğunu fark ettim ve hızlı bir karar verdim. Birkan’a benden uzak durmasını söyledim. 105 mm makro lens olan housingimin flaşlarının aralarını açarak geniş açı çeker gibi konumlandırdım, objenin parlak olmasından dolayı flaş ayarlarımı ½ ye getirdim ve enstantaneyi 1/125’e, diyaframı da 13’e getirdim. Artık teknik olarak hazırdım, şimdi doğru ve güzel bir kadraj yakalamam gerekiyordu. Regülatörümden çıkan hava kabarcıkları yukarıda bulunan sürüyü kaçıracaktı, bu nedenle yavaşça yaklaşıp uzun süre deklanşöre basana kadar havamı dışarı vermeden o fotoğrafları çekmem gerekiyordu. Kefaller ise ağızlarını açmış sudaki planktonlar ile yüzeyde hızla hareket ederek besleniyorlardı. Bütün yaz havuzumda çalıştığım yüzeye yakın objelerin sudaki yansımalarını uygulayabileceğim kareleri kadrajımda görüyordum ve hiç acımadan tam 8 kareyi orada kullandım. 36 karenin dörtte birini harcamış, bir sonraki dalışa da şansımı bırakmam gerektiğini düşünerek kendimi frenleyebilmiştim. Birkan’a verdiğim okey işareti misyonun başarı ile tamamlandığını gösteriyordu ve tekneye çıktık. İşte bana elli fotoğrafçı arasından en iyi balık fotoğrafı olarak altın madalya kazandıran kefallerin hikâyesi.
Öğlen molasında yanıma İsveç ekibinden iddialı bir fotoğrafçı geldi. Benim Sea&Sea YS 120 flaş kullandığımı görerek, flaş arka kapağının bozulduğunu, elinde yedek olmadığını bende olup olmadığını sordu. Bende üç housing, 6 flaş ve birçok yedekle geldiğim için evet var dedim. Bana “ bana satar mısın?” diye sordu, bende “ hayır” dedim. Suratındaki ifadeyi görünce daha fazla üzmek istemedim ve “ hayır satmam ama yarışma boyunca kullanman için ödünç veririm” dedim. Çok mutlu olmuştu. Nasıl olmasın aksi takdirde dünya şampiyonasının daha ilk gününde tek flaşa kalmıştı. Bu olay Türk ve İsveç takımının dostluğunu pekiştirmişti.
İkinci dalışımız elimde kalan 28 kareyi doğru değerlendirebileceğim bir makro dalışı olacaktı. O dalışta da planımız belliydi. Deneme dalışlarında bulduğumuz bir taşa gidecek ve sadece nudibranch çekecektik. Bu taşta on-on beş kadar nudibranch’ı yumurtalarını bırakırken iki gün önce görmüştük. Kısa bir süre içinde nudibranch istasyonunu bulmuştuk. Daha az da olsa nudibranchlar vardı. Sığ bir su olduğu için akıntının olması işimi çok zorlaştırdı. Filmimi yarım saat içinde orada bitirmek üzereyken Birkan arkama bakmamı söyledi. 1 metrelik bir orfoz uzun bir süredir yarım metre yanımda beni seyrediyormuş. Döndüğümde burun buruna gelmiştim. Sadece 1 kare hatıra fotoğrafı çektim ve kendisini severek yolladım. Artık ilk gün dalışlarımız bitmişti. Yorgun bir şekilde otelimize döndük. Artık geriye gece saat 23.00 de alacağımız banyodan gelen filmlerimizi bekleme heyecanı kalmıştı. Otel lobisinde herkes beklerken bende internetten e-postalarıma bakıyordum ki Birkan yanında Brezilyalı fotoğrafçı ile yanıma geldi ve beni gösterip “işte o adam bu dedi”. Meğer Brezilyalı fotoğrafçı dostumuz benim kitabımın Fransa’da ödül kazandığını öğrendikten sonra internetten kitabıma ulaşmaya çalışmış ve çok merak ediyormuş. Kendisi de yeni bir kitap basmış. Yanımda getirdiğim tek kitabı onunki ile değiş tokuş yaptık ve böylece ikimizde mutluyduk.
Filmler geldi, lobide şöyle bir baktım ve ödül kazanan fotoğrafı görünce bu fotoğraf olmuş dedim. Asım da filmlerini aldı ve tüm ekip odamıza çıktık. Işıklı masaların etrafında çektiğimiz karelere bakıp birbirimize teknik eleştiriler yaparak yarınki dalışta nasıl bir strateji içinde olmamız gerektiğini tartıştık. Geniş açı fotoğraflarım iyi değildi, makro için hiç fotoğrafım yoktu. Nudibranch ve balık fotoğraflarım yeterliydi. Karar verilmişti. İlk dalış noktası makroya uygundu. İki makineme de makro lens yerleştirdim; birine 60 mm, diğerine 105 mm.
İlk dalışa başladık, bu noktada daha önce gördüğümüz anemon içindeki karidesi bulmayı hedeflemiştik. Birkan’la birlikte bir makro dedektifi gibi araştırırken karşımıza bir hermit yengeci çıktı. İşte size yarışma stresi bu güzel objeyi yakalamışken filmimi bitirmemek için sadece iki tane film çekip bıraktım. Aklımda o güzel karidese çalışmak vardı çünkü. Dakikalarca daha önce gördüğümüz noktaları araştırdık, yaklaşık on tane anemon bulduk ama karides yoktu. Bu arada Asım ve Fikret de aynı noktada karidesi arıyorlardı. Asım bir karides buldu ama çok küçüktü. Benim bir önce gördüğüm gibi büyük ve estetik değildi. Önce o çalıştı sonra ben aynı karidese çalıştım, fakat o kadar küçüktü ki estetik bir fotoğraf vermekten uzaktı. Yine aramaya devam ettim, ama bulamadım. 85 dakika sonra tekneye çıktık, ama istediklerimi çekemeden...
İkinci dalışa limanda hazırlanmaya başladık. Bir makinemi geniş açıya hazırlayıp diğeriyle makro olarak dalacaktım. Planımız yine belliydi, dalış noktasının batısındaki duvarda renkli gorgonlar ve antias balıkları vardı. Orada modelsiz geniş açı çekip, doğuya gideceğiz ve mercan, orfoz ve modelden oluşan bir kompozisyon çekecektim.
Arada da makro bir şey görürsem 60 mm i kullanacaktım. Tüm hazırlıkları yapıp tekneye inerken çok sıcak diyalog kurduğumuz Costa Brava Dalış Merkezinden Ramon, teknenin şamandırasının altında 25 metrede başlayan bir taş olduğunu ve üzerinde bol mercan olduğunu söyledi ve bizim plan değişti. Önce o taşa dalıp sonra planımızı uygulayacaktık.
Önce suya ben indim ve iki makineyi de bileklerime bağladım, sonra Birkan yanıma geldi ve dalış düdüğü çalındı. Birkan bileğime bağlı makro makineyi almaya çalışırken dur ben çıkartıp vereyim dedim ve işte o an bir karışıklık oldu. Makineyi çıkartıp verdiğimde Birkan makineyi tutmamıştı, bende bunun farkında değildim, birden yanımda birisinin hızla aşağıya inmeye çabaladığını gördüğümdeki sahne unutulmazdı. Housing hızla aşağıya giderken Birkan peşinden bende ikisinin peşinden iniyorduk. Bir yandan da sürekli kol bilgisayarıma bakıyordum, hızlı bir inişle bulanık ve dibin gözükmediği bir dalıştı bu. Elbette ki korkumuz yarışma sınırı olan 35 metrenin altına düşmemesiydi. Neyse ki dip 27 metre imiş ve makine yere sertçe düştü, düşerken de bir eagle ray’in kafasına düştü ve hayvan hızla kaçtı. Birkan makineyi alırken bende kayanın 34 metrelerindeki mercanları modelsiz geniş açı için çekmeye çalıştım, sonra yükselmeye başladık ve 20 metrelerde ilk planlamamızdaki duvara ulaştık. Bir iki kare çekmişken birden Fikret ile karşılaştım, meğer Asım’da orada çalışmaya devam ediyormuş. Baktım ortalık toz duman uzaklaşıp orfozun olduğu kayalara doğru hareket ettik. Uzun bir süre gittikten sonra aradığım kayayı buldum, biraz bekleyince asıl modelimiz orfoz da benimle olmayı kabul etti. Elimdeki beyaz ışıklı fener onun en sevdiği şeydi. Birkan’ı 18 metrelere koydum ve 25 metrede elimdeki tüm geniş açı filmi bitirdim. İşte o esnada arkamızda iki tane daha orfozun durduğunu fark etsem de artık çok geçti. Deko riski ile karşı karşıyaydık ve havamız çok azalmıştı, hızla yükseldik. 5 metrede güvenlik dekomuzu yaparken makinenin yere düşmesiyle otofokus özelliğinden manuele geçtiğini, fakat manuel bile fokus yapamadığımı görmüştüm. Artık benim için yarışma bitmişti...
Akşam fotoğraflar geldi ve her kategori için seçimlerimizi yaptık. Sabah 8 de seçtiklerimizi organizasyon önünde kesip kasetlere yerleştirdik ve artık iş jüriye kalmıştı.
ÖDÜL TÖRENİ
Bu sene CMAS farklı bir uygulama yaptı. Her kategori için 50 fotoğrafı önce puanlayarak eledi ve en iyi 10 fotoğrafa düşürdü. Ve ödül töreninde de asıl puanlamayı halka açık olarak yaptı. Tüm yarışmacılar ve yüzlerce kişinin katıldığı bu törende dev bir ekrana her kategori için tek tek fotoğraflar yansıtılıyordu. İlk kategori balık kategorisiydi ve ekranda 10 fotoğrafçı arasında benim de ismim vardı. Heyecan başlamıştı. Puanlama sistemi şöyleydi. 30 saniye fotoğraf ekranda kalıyor ve yan ekranda o fotoğraf sahibinin ismi ve ülke bayrağı bulunuyordu. Altında ise 7 ayrı jürinin bayrakları bulunuyordu. Her jüri 1 ila 10 arasında puanı o an Omega adındaki bilgisayarlı puanlama sistemi ile veriyor, en çok ve en az puan silinerek diğer 5 jüri üyesinin puanlarının toplamı o yarışmacının puanı oluyordu. Beşinci sırada benim fotoğrafım çıktığında o 30 saniye geçmek bilmedi. Salonda bir uğultu ve alkışlar başladı. O ana kadarki fotoğraflardan çok farklı bir fotoğraf vardı perdede. İki kefalin beslenirken su yüzeyinin yansıması ile birlikteki güzel kompozisyonuna jüri en fazla puanı vermişti bile. Sıra altıncı fotoğraftaydı ve benim altımda puan almasını ümit ederek geçen yarım dakika sonrasında, Asım “oğlum, birinci sen olacaksın biliyorum” dedi. Sekizinci fotoğraftan sonra Birkan “heyecanlanma en azından şu an bronz madalya kazandık” derken heyecandan kalbim duracak gibiydi. Son fotoğrafta benim altımda puan alınca önce Asım sonra ben okkalı bir sevinç çığlığı ile salonu inlettik. İşte Türkiye ilk kez katıldığı bir Dünya Şampiyonası’nda bir ALTIN MADALYA kazanmıştı. Hayatımın en mutlu anlarından birisiydi elbette.
Diğer kategorilerde de aynı değerlendirmeler yapılmış, ne ben ne de Asım diğer kategorilerde ilk ona girememiştik. Fakat çok büyük dersler kazanmıştık. Dünya Şampiyonu İtalyan Denis Palbiani, 5 kategoride 1 tane bronz madalya kazanmış, diğer tüm kategorilerde 10. 8. 5. 7. gibi dereceler almış fakat toplamda çok puan kazandığı için Dünya Şampiyonu olmaya hak kazanmıştı. Bu da önemli olanın her kategoride en iyi olmasa da teknik olarak başarılı fotoğrafları vermenin önemini bize öğretmişti. Bundan sonraki yıllar için öğrenilen bu bilgilerin daha büyük başarıların habercisi olacağını ümit ediyorum.
Ödül töreninden sonra kurulan büyük çadırda çok şık bir yemek verildi. Masamızda İtalyan ekibi, Şili ekibi ve biz vardık. Güzel şaraplar eşliğindeki leziz yemek, Katalan müzik ve folklor gösterileri ile devam ediyordu. İtalyanlar ile olan dostluk masada daha da arttı. İtalya Federasyon Başkanı, önümüzdeki yıl Sardunya’da İtalya olarak bir rövanş şampiyonası düzenlemeyi düşündüklerini söyledi ve sadece madalya alanların geleceği bu organizasyona beni davet etti. Rus, Norveç, İsveç, Mısır ekipleri ülkelerindeki festivallere bizi davet ettiler. Birçok fotoğraf sanatçısı dostumuz masamıza gelerek fotoğraf çektirdiler ve hepsi çok farklı ve güzel olan fotoğrafımdan dolayı beni tebrik ettiler. Ortak düşünceleri ise şuydu “ Bu fotoğrafı çekmeyi hayal etmek bile bir cesaret işi, sen hem bunu cesaret etmiş hem de teknik olarak çok güzel bir fotoğrafa dönüştürmüşsün. Hiçbirimiz bunu düşünmemiştik. Tebrikler.” Bu sözleri orada duymak kazandığım altın madalya kadar değerliydi elbette.
Yazımın başında Fransa’da “Niye Türkler hiç Dünya Şampiyonalarına katılmıyor?” diyen Fransız jüri üyesi yanıma kadar gelip beni tebrik etti ve bana “ Antibes’de bana Türkler gelecek artık demiştin, ama hiç altın madalya da kazanacağız dememiştin” diyerek o günü ve beni hatırladığını ifade ederek beni tebrik etmesi de unutamayacağım bir anıydı.
Yemekte en çok eğlenen masa elbette Türk ve İtalyan’lardan oluşan bizim masamızdı. Bir ara Asım ve benim arama aldığımız, ne olduğunu bile anlamayan Denis Palbiani gibi bir utangaç fotoğrafçı ile çadırın ortasında halay çektiğimizi bile hayal meyal hatırlıyorum...
BİTTİ AMA ÇOK ŞEY KAZANDIK.
İlk kez katıldığımız bu dünya şampiyonası birçok kazançlar ile sonuçlandı. Bundan sonra bir milli takım oluşturma kriterleri var. Bu kriterler doğrultusunda başarılı olan fotoğrafçılar milli olabilecek. Federasyonumuz ilk kez bir sponsor ile resmi sponsorluk sözleşmesi imzaladı. Sponsorumuz Tepe Nautilus Alışveriş Merkezi bize inanarak çok doğru bir sponsorluğa imza attığını gördü ve sonraki diğer sponsorlar için önemli bir örnek ve teşvik oldu. Ben ve ülkem bir altın madalya kazandık. Dünyanın en iyi 50 sualtı fotoğraf sanatçısı ile tanışıp çok iyi diyaloglar içine girdik. Hepsine Türkiye sularının bulunmaz güzelliklerini anlattık, arkeolojik dalışlar ve batık dalışlarının farklılığını anlatarak önemli bir turizm elçiliği görevini yerine getirdik. Bir sonraki dünya şampiyonası için çok değerli stratejik bilgiler kazandık.
Kendimizi geliştirmek ve daha iyi fotoğraf çekebilmek için çok hırslandık. Bu sinerjiyi anlatarak birçok sualtı fotoğrafçısının milli takım üyesi olarak dünya şampiyonasına gidip başarılı olma hayallerinin uzak olmadığını ispatladık. Havaalanında bizi karşılayan yakınlarımızın getirdiği bandonun çaldığı gibi “ Yaslı gittik ama ŞEN geldik.”
TEŞEKKÜRLER
Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu’na; bize inanarak sponsor olmayı kabul eden Tepe Nautilus Alışveriş Merkezi’ne; bu sponsorluk bağını kuran Kuartet’e; formalarımızı ücretsiz hazırlayan Adidas Türkiye’ye; 500 kg. lık fazla yükümüze ücret almayan THY’na; indirimli dalış malzemelerimizi sağlayan Marintek’e; Türkiye sularında yaptığımız hazırlık dalışlarında destek veren Exit Turizm’e; Bubble Club’a; Aquapro Bodrum’a; Erman Dive Bodrum’a; Arşipel Kaş’a; beni her zaman destekleyen kız arkadaşım Nathalie Beuret’ye; ben yokken A4 Ofset’teki tüm yükün üstesinden gelip beni dalmaya yollayan ortağım ve ağabeyim Alparslan Baloğlu’na; dualarıyla yanımda olan annem ve babam Gülten ve Ekrem Baloğlu’na; sualtındaki sağ kolum Türkiye’nin en iyi yardımcı dalıcısı Birkan Babakol’a ve sizlere...
Hayallerin gerçekleşmesi için verdiğiniz tüm destekler için sonsuz teşekkürler.
Alptekin Baloğlu